24 Nisan 2017 Pazartesi

Kör Aşık

Neden, bilmiyorum ama Flört Dönemi adlı yazım epey bir tık alıyor şu günlerde. Bu tarz konulardan konuşmayı pek sevmem çünkü konuştuğunuz insanla aynı frekansı tutturmanız zaten çok düşük bir olasılıktır. Bunda hem aşkın/romantizmin kişisine göre farklı anlamlar barındırması yatar, hem de yaşanmış tecrübelerin bir yansıması olarak olgunluğun en saf haliyle karşılaşabilirsiniz ya da karşılaşmazsınız. Aşk, insanı olgunlaştırır. Bunu söyleyen lisedeki servis şoförümüzdü. Kendisi şu ana kadar tanıdığım en erdemli insanlardan biridir. Onun bu sözünü asla unutamam.

Peki neden böyle bir konuyu hortlattım? Durup dururken değil elbette. Grup arkadaşlarımdan biri kör aşık olduğunu düşündüğüm insanlardan. Öyle biri olup olmadığı tartışmaya açıktır elbette ama bu durum aldığımız dersteki performansımı/zı etkileyecek kadar ön planda olmaya başladı. Ve açıkçası, beni sinir ediyor.

Öncelikle bu bir ego tatmini yazısı değil. (Egosunu bunlarla tatmin eden insanlara da acımak düşer sadece.) İnsanlardan pek hoşlanmadığımı bu blogta birkaç kez dile getirmiştim. Buna rağmen kimsenin beni sinirlendirmesine kolay kolay izin vermem. Özellikle de sevdiğim insanlar dışındaki insanların. Ama bir kişi var ki, gerçekten beni hiç bu kadar sinirlendirmemişti.

20 Nisan 2017 Perşembe

SoPunun İşi Var Maalesef!

Evet, bu haftanın acılı, sancılı ve yıldırıcı cümlesi bu oldu.
Akademiye girmeye hazırlanan herkes için geçerlidir.

SoPumun ne işi olabilir, diye sorup afallamak isterdim. Fakat bunun yerine göz ardı ettiğim eleştiriyi duymuş oldum nihayet. Bir kere SoP dediğimiz şey kulağa argoymuş gibi gelse de, akademiye özgü bir terim aslında. Bunu yakın zamana kadar bu şekilde ben de kullanmıyordum. Şu akademinin kendine özgü dili beni her zaman etkilemiştir zaten. Bir şeyleri açıklamayla, yorumlamayla, irdelemeyle ilgilenen bu kurumun kendine özgü bir dil geliştirerek bu açıklamayı,yorumlamayı ya da iredemelemeyi nasıl da kendi içine hapsetmiş olduğunun en basit kanıtlarından biridir bu durum. Bu durum nedir? Bu durum akademik dilin kendine özgü bir biçime sahip olduğu ve bu biçimin halkın diliyle örtüşmediğir.

Şimdi buraya akademiyi yermeye gelmedim. Hele de derinlerine dalmak için bu kadar uğraş verirken... Fakat bir ara bu konuyu burada irdelemek isterim.(Not alındı.) Bu yazıda asıl anlatmak istediğim "bir SoPtur gidiyor, bu SoP nereye gidiyor" konulu sopsuz bir konu.

13 Nisan 2017 Perşembe

Güzellik Uykusu ve Türk Kahvesi

Cinsiyetli bir bedenin interseks beynine sahip olan biri olarak, bu yazının başlığı ve konusu buram buram cinsiyet kokuyor olabilir. Eğer bu yazıya bu şekilde yaklaşırsanız, sizin de cinsiyetçi olduğunuz aşikârdır zaten. Yine de bu konuda sizi fazla suçlayamam. Bedenim tepkileri cinsiyetimin değil, insanlığımın getirisi olduğu hâlde cinsiyet de bunun bir parçası olduğuna göre bundan bağımsız tutulamaz.

Son iki haftadır evde olduğum her gün en az bir, en çok üç saat öğlen uykusuna yatmaya başladım. İlk başlarda bunu yapmamak için çok direndim. Ancak bugün şunu anladım ki, buna ihtiyacım var. Her gün 7'de uyanmaya hem bedenimi hem de zihnimi alıştırdığım şu günlerde bu halim beni çok memnun etse de, evde olduğum zaman bir mayışma, bir esneme, bir yatak özlemi gibi yaşımı aşan çeşitli hareketleri kendimde bulur oldum. Bedeninin ihtiyaçlarını görmezden gelen biri olmadığım için uslu uslu onu dinledim hep. Ve bugün, bunun terbiye edilmesi gereken bir ihtiyaç olduğuna inanıyorum.

Evet, öğle uykusu çok tatlı. Ve istiyorsam uyumalıyım. Ancak bir saat gayet de yetiyor. Zaten 3 saat mayışmanın ötesinde vakit kaybını da doğuruyor. Ben genelde 11.30- 12.00 gibi uyuyorum. Ve son derece dakik bir şekilde 14.00'da uyanıyorum. Nereden baksan 2 saat uyuyorum. Allah'tan okulum var da, her gün bu şekilde geçmiyor günlerim.

2 Nisan 2017 Pazar

Mezuniyete Çeyrek Kala

Vize sınavlarının ortası. Yer yer parçalı bulutlu, yer yer sağanak yağışlı. Hiçbir zaman güneş yükselmeyecek, ışığıyla aydınlatmayacak ve yüzümü ısıtmayacak gibi. Son bir umut parçasının her şeyin yanılsama olmasından öteye gitmemesi gibi. Her şeyin hayalini kurup hiçbir şeyde kıvılcım bulamamak bir noktada. Belirsiz ve önü kapalı bir gelecek. Karamsar olmayacak kadar umut vadeden ama iyimser olamayacak kadar karanlıkta yürümek biraz...

Bir vizeden kaçıyorum şu anda. Daha doğrusu oyalanıyorum sadece. Çünkü yarın olmadan bitirmek zorunda olduğumu bilmekle beraber, bir daha yüzünü görmek istemeyeceğim kadar ilgisiz olduğum bu dersten kurtulmak istiyorum. Kaçarken kurtulmak mümkün olmuyor ne yazık ki. Kurtulmanın kesin formülü, üstüne doğru yürüyüp onunla yüzleşmek. Belki de buna hep böyle inandığım için bu zamana kadar başka hiç formül geliştiremedim.


Mezun olmanın bir ağırlığı var. Tamamen mezun olmaktan bahsediyorum. Lisansı bitirmek ve okul hayatından resmi olarak mezun olmak. Çünkü ne yüksek lisans ne de doktora, okul ya da öğrenci hayatı sayılmaz artık. Hepsi birer iş basamakları ve hatta işin ta kendisi. Bir şekilde geçimini sağlamaya çalışmak, işi asamamak, okula giderken "Bu dersleri gerçek hayatta nerede kullanacağız ki?" diye düşünmemek ve sorumlulukları yapmama lüksüne sahip olamamak... Çok ağır bir yük kısacası. Genç ama çocuk olmaktan mezun olup genç ve yetişkin kurumuna üye olmak demek. Yetişkin olmak...